Вопрос кадию

Ваше имя*

Ваш e-mail*

Текст сообщения*

captcha

×

«Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı.

Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.

Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.

Allah bilir, siz bilmezsiniz».(el-Bakara,216)

  • Allah ve Peygamberine isyan edenlere iki çeşit ceza getirilmiştir:

    1. Birinci türü oluşturan, -az önce anlatıldığı gibi- bir kişi veya daha fazla olsalar da güç yetirilenlere -yakalananlara- verilen cezalar.
    2. Ancak savaşla hakkından gelinebilen, kuvvet kullanan topluluğa uygulanan ceza ise, ikinci türü oluşturan cihaddır.

    Meseleyi çözümleyebilecek bir savaşla ancak hakkından gelinebilen, Allah ve Peygamberinin düşmanları olan kâfirlere karşı cihad yapılır. Allah’ın Peygamberine gönderdiği dinin daveti kendisine ulaşıp, bu davete olumlu cevap vermeyenlerle, fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın dini oluncaya kadar savaşmak vaciptir. Allah Peygamberini gönderip, insanları dine davet etmeyi emretmiş -Medine’ye hicret edene kadar- bu yüzden hiç kimsenin öldürülmesine ve savaş yapılmasına izin vermemiştir.

    Medine’ye hicretten sonra Yüce Allah: “Saldırıya uğrayan mü’minlere savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğramışlardır. Hiçkuşkusuz Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar sırf  ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah bir kısım insanları diğer bir bölümü aracılığı ile savmasaydı nice manastır, havra ve içlerinde Allah’ın adı, çokça anılan cami yıkılıp giderdi. Kim Allah’a yardım ederse bilsin ki Allah da mutlaka kendisine yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir. Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti Allah’a aittir.” (Hac 22/39-41) buyruğuyla Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Müslümanlara bunlar için izin verdi. Sonra da: “(Nefsinizin) hoşuna gitmediği halde kıtal (Allah yolunda savaş) üzerinize farz kılındı. Belki kötü olduğunu zannettiğiniz şey sizin için hayır, hayırlı olduğunu zannettiğiniz şey de sizin için şer olabilir.(Çünkü) Allah (herşeyi en iyi) bilir. (Fakat) siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216) buyruğuyla savaş onlara farz kılındı. Daha sonra da Yüce Allah, vacip kılma emrini pekiştirdi, bütün Medeni sûrelerde, terkedenleri kınayarak, münafıklıkla ve kalp hastalığıyla nitelendirerek cihadın büyüklüğünü ve önemini belirtti.

    Yüce Allah :“De ki; “Eğer babalarınızı, evlâtlarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, hısım-akrabanızı, kazandığınızmalları, bozulmasından korktuğunuz ticareti ve hoşunuza giden evleri, konakları Allah’dan,Peygamber’den ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seviyorsanız Allah emrinigerçekleştirinceye, yapacağını yapıncaya kadar bekleyiniz. Allah yoldan çıkmışlar güruhunu doğru yola iletmez.” (Tevbe 9/24)

    (…)Bu âyetlerde, müminlerin amellerinden doğan sonuçlar ve yapmaları gerekli ameller sıralanmıştır. Kitap ve Sünnet’te cihadı emreden ve onun faziletlerinden sözeden âyet ve hadisler sayılamayacak kadar çoktur. Bu yüzden insanın nafile olarak yaptıklarının en faziletlisi, cihaddır; hatta bu, bilginlerin/alimlerin ittifakıyla nafile hac, umre, namaz ve oruçtan daha faziletlidir. Nitekim Kitap ve Sünnet de bunu göstermektedir.

    Meşru savaşın aslı, cihad; gayesi de, dinin bütünüyle Allah’a ait ve Allah adının en yüce kılınması olduğuna göre, buna engel olanla, Müslümanların ittifakıyla savaşılır. Söz veya eylemleriyle bizzat savaşa katılmadıkça, engelci ve savaşçı olmayanlar -meselâ kadınlar,çocuklar, rahipler (din adamı), yaşlılar, körler, yatalak hastalar vb.- cumhura göre öldürülmez; kimi bilginlere göre, sırf küfründen dolayı -artık Müslümanların malı olacaklarından kadın ve çocuklar hariç – hepsi öldürülür. Doğrusu, birinci görüştür; zira savaş, Allah’ın dinini üstün kılmak istediğimizde, bize savaşana karşı yapılır:

    “Size savaş açanlarla Allah yolunda savaşın ve aşırı gitmeyin! Muhakkak ki Allah aşırı gidenlerisevmez.” (Bakara 2/190)

    Rasûlullah, savaşlarından birinde, çevresinde insanların bulunduğu öldürülmüş bir kadının yanından geçerken: “Bu savaşmıyordu, öldürülmeyecekti”, içlerinden birine de:”Halid’e yetiş ve ona çocukları ve hastaları öldürmemesini söyle” buyurdu. (İbn Mace, Cihad, 30.)Yine Rasûlullah, şöyle buyurur: “Yaşlıyı, çocuğu ve kadını öldürmeyin”. (Ebu Davud, Cihad, 82.)

    Ayrıca Yüce Allah insanların öldürülmesini, halkın iyiliği ve düzgünlüğü gerektirdiğinde mubah kılmıştır:

    “(Ey Muhammed!) Sana haram ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük (bir günah)tır. Fakat (insanları) Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek, Mescidi Haram’danmenetmek ve ehlini oradan çıkarmak Allah katında (haram aylarda savaşmaktan) daha büyük(günah)tır. Fitne (küfür ve şirk) öldürmekten daha büyük (günah)tır. Kafirlerin güçleri yetse,dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden döner ve kafir olarak ölürse yaptığı ameller dünyada da ahirette de boşa çıkar. İşte onlar cehennem ehlidirler. Orada sonsuza kadar kalacaklardır.” (Bakara 2/217).

    Bunun yorumu şu şekildedir: Her ne kadar ölümde bir takım kötülükler bulunmaktaysa da, kâfirlerin fitnesi ölümden daha beter olan kötülükleri içine almaktadır. Bunun yanında, Allah’ın dinini ayakta tutmakta Müslümanlara engel olmayanın küfrünün zararı sadece kendisinedir. Bunun için hukukçular: “Kitap ve Sünnet’e aykırı bid’atlerin propagandasını yapan, susandan daha değişik biçimde cezalandırılır.” görüşünü belirtmektedir. Bir hadiste: “Yapılan kötülük gizlenince yalnızca sahibine zarar verir, fakat açıktan yapılır ve önlenmezse zararı herkese dokunur.” buyurulmaktadır.

    (…)Hukukçular sabah namazının sünneti gibi revatip sünnetleri terkeden topluluğun öldürülmesinin caiz olup olmaması konusunda iki gruba ayrılmışlardır. Açık ve yaygın vacipleri terk eden ve haramları işleyenlerle, farz ibadetlerden, farz namazları kılana, zekâtı verene, farz orucu tutana, hacca gidene kadar, haramlardan iki kızkardeşin birlikte nikahı, pis nesnelerin yenmesi, Müslümanların can ve malına tecavüz vb. haramları terkedene kadar ittifakla savaşılır. Bu gibilerle savaş, Rasûlullah’ın davetinin ulaşmasından sonra doğrudan -tecavüz harbi olarak – vacip olur, bu yüzden onlarla savaşılır. Müslümanlarla savaşa onlar başlarsa -yol kecisi topluluk vb.mütecavizlerle savaş konusunda belirttiğimiz gibi- savaş kendiliğinden pekiştirilmiş olur. Hatta bu savaş, kâfirler, zekât vermeyenler, Haricîler gibi açık emirlerden kaçınan topluluklarla cihad derecesine ulaşır; böylesi savaş doğrudan ve savunma olarak vaciptir. Doğrudan olan farz-ı kifaye hükmünü taşır; bir kısmı yerine getirdiğinde öbür müslümanlardan da farz düşer. Yüce Allah’ın:

    “Mü’minlerden özür sahibi olanlardan başka oturanlar ile malları ve canlarıyla Allah yolunda cihadedenler bir olmaz. Allah malları ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstünkıldı. Doğrusu Allah hepsine güzellik (cennet) vadetmiştir. Ama mücahidleri oturanlardan daha büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisa 4/95-96) buyurduğu gibi, bunun fazileti de yerine getirene ait olur. Düşman Müslümanlara hücum etmek isteyince, düşmanın savaş açtıklarının bütününe ve açmadıklarına -öncekilerine yardım ve onları korumak için- savaş vacip olur. Zira, Yüce Allah

    “İman edip Medine’ye göçenler ve Allah yolunda canları ile malları ile cihad edenler ile bu göçmenlere barınak sağlayanlar ve yardım edenler birbirlerinin yandaşları, koruyucularıdırlar. İman edip Medine’ye göç etmeyenlere gelince, bunlar göç etmedikçe kendilerine karşı hiçbir yandaşlık, koruyuculuk yükümlülüğünüz yoktur. Eğer böyleleri sizden, aranızda saldırmazlık antlaşması bulunmayan bir topluma karşı din konusunda yardım isterlerse kendilerine yardım etmekte yükümlüsünüz. Allah yaptığınız her şeyi görür.” (Enfal 8/72) buyurur. Nitekim, Rasûlullah da, Müslümana yardım etmeyi emretmektedir. Yardım edilenin, savaş için özel olarak hazırlanan maaşlı asker veya böyle olmayan kimse olması sonucu değiştirmez. Bu yardım, herkesin yaya veya binek, az veya çok oluşu (durumuna göre) malı veya canı konusunda vacip olur. Nitekim, Müslümanlar Hendek Yılı’nda kendilerine düşman kastedince, Yüce Allah hiç birine savaşın terki için izin vermedi, ancak düşmanı takip için doğrudan savaşı terketmeye izin vermiştir. Bilakis:

    “Onlardan bir grup da demişti ki; ‘Ey Medine halkı, artık tutunacak yeriniz yok, geri dönün.’ Onlardan bir topluluk da ‘Evlerimiz düşmana açıktır’ diye izin istemişlerdi. Oysa onların evleri düşmana açık değildi. Sadece kaçmak istiyorlardı.” (Ahzab 33/13) buyurarak Rasûlullah’tan savaşa gitmemek için izin isteyenleri kınadı. Bu, din, ırz ve canı savunmak için yapılır ve “ıztırarî (mecburi) savaş”tır. Öteki ise, dini benimseyenlerin sayısını artırmak ve dini yükseltmek, Tebük Gazvesi vb. de olduğu gibi, düşmanı korkutmak için yapılan “ihtiyarî (mecburî olmayan) savaş”tır. Bu tür ceza, topluluk oluşturanlar için söz konusudur.(…)

    Şeyhü’l-İslâm İbn-i Teymiyye/es-Siyasetü’ş-Şeriyye

    VDagestan

    Другие материалы автора Admin_TR:

    Leave a Reply


     
  • VD Online

  • SON YAZILAR

  • POPÜLER YAZILAR

  • Tags

  • Ваше имя*

    Ваш e-mail*

    Текст сообщения*

    captcha